Eki
06

Paramarka‘dan Cappy Limonata seti geldiğinde çok sevinmiştim. Pakedin içinde renkli renkli oyun hamurları vardı. Şık bir kutu içine koyulmuş, ufak bir limonata da ilave edilmişti. Fotoğraf için hazırlık yaptığımda, hevesim kursağımda kaldı. Yoğun tempoya dayanamayan garibim makinem objektifini göstermemekte ısrarlıydı. Ha bugün, ha yarın derken çalışma bir hayli gecikti.

“Yeter, bu atalet!” deyip, Limogelin çalışmasını yapmaya başladım. Misafirlerimiz Paçacıgillerin yardımı ile çabucak bitirdim. Fotoğraf ve ışıklandırma konusunda eldeki kısıtlı imkanlar kullanarak destek sağladılar.

Çalışmayı incelemek (ve tabii ki de oy vermek) için sizi buradan uğurlayalım. Söz Wii’yi kazanırsam sizin de oynamanıza izin vereceğim. Vallaa…

Kategori: Serüvenler  Etiketler: , , ,  Yorum yap
Eyl
29

Güncelerimden de takip ettiğiniz üzere son 2 aydır ortalıkta Leyla gibi dolanıyordum. Ataletim çoşmuştu. İmkan olsa tüm günümü uyuyarak geçirmeye başlayacaktım. Son 10 gün boyunca ise artık alarm sesini duymamaya ve sabahları uyanman gereken saatte kalkmamaya başladım. Planlı programlı hareket etmeye çalışan ben için bu, tahminizden de çok sıkıntı veriyordu. Bir yandan üzerimdeki ağırlık, bir yandan yapmam gereken ve umduğum sürede tamamlayamadığım işler. İşin içine bir de unutkanlık eklenince, daha da çekilmez oldu.

Pazartesi ilk iş olarak doktora gidip, tahlil yapmayı kafama koymuştum. Sabahın köründe düştüm yola. Bir yandan kesin evham yaptığımı düşünüyordum, bir yandan gittikçe değişen davranışlarımı sorguluyordum.

Aklıma ilk gelen kilo kaybı yüzünden hipertiroidti. Daha sonra ellerimin ve ayaklarımın soğukluğu yüzünden demir eksikliği. Doktorun yanına girdiğimde durumu açıkladım ve bu ihtimalleri de söyledim. Düşünce işine müdahale etmek gibi olmuş :) “Kolestrol ve şekere de bakalım” dedi. “Hah, işte tam 25 bakımı oldu” dedim :) Kan tahlili için 3 tüp kan verdikten sonra, ertesi günün (yani bugün) çabuk gelmesi için dua etmeye başladım.

Sonuçları aldıktan, referans değerlerini dikkate alarak kendi değerlerimi okumaya yani anlamdırmaya çalıştım. Bir kaç değer dışında oldukça normal görünüyordu. Sıra bana gelince usul usul doktorun yanına geçtim. Bu sefer uslu olup teşhisi onun koymasını bekledim. Çok House MD seyrettik bu aralar :)

Doktorun söylediğine göre; böbrekler sorunsuz, tiroid bezi tıkırında, demir eksikliğine bağlı anemi yok, kolestrol normal. Ancak B12 vitamini yani siyanokobolamin eksikliğim varmış.

Açıkçası vitaminleri pek umursayan bir insan değilim. Oldum olası Memati misali vitamin hesabı yapmadım. Böyle bir sorun olabileceği aklıma gelmemişti.

Tedavi 5 iğne ile başladı. “Hap mı, iğne mi ?” sorusuna “En faydalısı” diyerek iğneyi seçmiş oldum. İğnelerin bitiminde tekrar tahlil yapılacak. Vücudun tepkisi izlenecek. Şaşırtıcı olansa, B12 vitaminin bulunduğu gıdaları sık tüketmem.

Benzer şeylerden şikayetçiyseniz, mutlaka doktora görünün. SSK ile uğraşmak istemiyor veya özelde masraflı olur diye çekiniyorsanız sağlık ocağına da gidebilirsiniz. Artık her ilçede laboratuarı bulunan sağlık ocakları var. Onlarda da kolaylıkla tahlil yapılıyor.

Rabbim, tedavisi olmayan hastalık vermesin :)

Kategori: Günce  Etiketler: , ,  5 Yorum
Eyl
28

Normalde önceki güncemde yer alması gerekiyordu Hammur, amma velakin unutkan blogerınız günceye kendisini dahil etmeyi unutmuş. Sonrasında Hammur‘un sosyal medya temsilcisi Onur Atahan tarafından, görüldüğü her yerde iğnelenmiştir.

Hammur’da iftar aktivitesi konuşulmaya başlandığında, gitmek aklımızın ucundan bile geçmiyordu. Zira Hammur Göztepe’de ve Beylikdüzü’nden oraya gitmek demek 2-3 saat İstanbul toplu taşıma araçları ile geçirmek demek :)

İftar aktivitemiz 17 Eylül’de yapılmıştı. Ucu ucuna iftar saatine yetişmeyi başardık. Gördüklerim, duyduklarım bana kalsın. Ben yediklerimi anlatayım, menüde:

  • Düğün Çorbası (normalde pek sevmediğim bir çorba olmasına rağmen, afiyetle hüplettim ),
  • Kağıtta pastırma (mini mini hediye pakedi şeklinde ve oldukça lezzetli),
  • Peynirli börek (hafif ve lezzetli bir hamurdan yapılmış, ailece favorilerimizden biri)
  • İçli köfte (kızartılmış olmasına rağmen hafifti)
  • Mantı (acılı olarak nitelendiren mantıların acısı direkt hamurun içinde)
  • Güllaç (Ramazan ayı boyunca yediğim en iyi güllaç, ve en güzeli içinde gül suyu vardı)
  • Tel kadayıflı muhallebi (Yukarıdakileri yediğim için ancak bir çatal alabildim, ama tadı mükemmeldi)

İftar sonunda göbeği tutan ve mutlu mutlu etrafı seyreden bir grup kişiydik :)

Elimiz göbeğimizde dururken, bayram sonrasına çay partisi organize etmeye karar verdik. Çay saatinin yıldızı acıbadem ve un kurabiyesi olacak diye konuşmuştuk. Derken 27 Eylül, çay saati diye düşündüğümüz organizasyonu kahvaltı, öğle yemeği ve çay saati olarak gerçekleştirdik.

Çay saatinde menüde olanlar;

  • Simit
  • Çeşit çeşit poğaçalar
  • Pizza
  • Peynirli börek
  • Reçeller
  • Kısır
  • Patates Salatası
  • Acıbadem kurabiyesi (en iyisi :)
  • Un kurabiyesi (aslında kavalaymış sonradan öğrendim)
  • Değişik tatlı ve tuzlu kurabiyeler
  • Mantı
  • Cheesecake (arkadaşımız süpriz olarak getirdi, mükemmeldi.)

Daha aklıma gelmeyenler olabilir, zira gözüm doymamış midem patlamak üzereydi. Hammur ailesine misafirperverliği için teşekkürler. Anadolu yakasını sevdireceksiniz bana :)

Yediklerimizin bir kısmı elbette bize özel hazırlanmıştı. Yolunuz düşerse özellikle Hammur’un mantısını denemenizi tavsiye ederim. Hammur’da bulabileceğiniz ürünlere buradan bakabilirsiniz.

Hammur
Merdivenköy Ressam Salih Ermez Cad.
Gözcübaba Apt. No:42/2
Göztepe-İstanbul

*Yazarınız bu yazıyı bir tabak acılı-sarımsaklı mantı karşılığında yazmış ve henüz ödemesini almamıştır.


Kategori: Yemek Maceraları  Etiketler: , , ,  3 Yorum
Eyl
19

“Şu, bu, o!” derken Ramazan ayı da bitti. Dilerim herkesin bayramı şeker tadında olur.

Neler yaptım? Hmm, sanırım çok gezdim…

devamı…

Kategori: Günce  Etiketler: ,  3 Yorum
Eyl
08

Sevgili GökTaşı, feza maceralarını anlattığı blogunda hayallerini salmış çayıra. Benim de düşlerim var, ben de onları asayım panoma dedim :) devamı…

Kategori: Yazılarım  Etiketler: , ,  Bir yorum
Eyl
03

Blog yazarlığı kimi zaman insanı canından bezdirip, umutsuzluğa sürekleyebiliyor. Kimi zaman “Kimse beni okumuyor!”‘lara bürünebiliyor insan. Her ne kadar yazarların büyük bir çoğunluğu kendi için yazsa bile okumak, takip edilmek hele ki takdir edilmek gurur okşayıcı meşgaleler.

Yeni ve ilginç bir blog olan Bilgisayarcının Yeri teknoloji yazılarının yanısıra okunası/takip edilesi bloglara da yer veriyor. Ayrıca başlattığı yarışma ile blogosfere yepyeni bir heyecan getirdi.

Eğer “Benim Bir Blogum Var” diyorsanız ve blogunuzla Oscar’ı kazanacağınızı düşünüyorsanız 02 – 30 Eylül 2009 tarihleri arasında Bilgisayarcının Yeri Yarışma adresinde yer alan formu doldurak yarışmaya katılabilirsiniz. Sonuçlar 05 Ekim 2009 tarihinde açıklanacak.

Özel jüri tarafından içerik, görsellik açısından seçilecek olan bir bloga, “2009 Yılının En İyi Blogu” Oscar heykelciği hediye edilecektir.

Kategori: Kampanya  Etiketler: , ,  2 Yorum
Eyl
02

Kan bağışı oldukça hassas olduğum bir konu. İnsanoğlunun aslında birbine ne kadar muhtaç olduğunu gösteriyor. Ne kadar gelişirse gelişsin teknoloji hala insan olarak, gerektiği bir durumda başka bir insana muhtaç olabiliyoruz. Ne yazık ki bu muhtaç olma durumu, yeterli bağışta bulunan kişi olmadığı için çaresizliğe dönüşebiliyor bazen.

2007′de bir akşam, eşimin babası ile konuşurken ne kadar çok kan bağışında bulunmak istediğimi söyledim. “Hadi gidelim!” demesiyle kendimizi Kızılay Çapa Kan Merkezi’de bulduk. Doktorlar ve hemşireler oldukça pozitiftiler. Heyecanımızı yenmemiz için ve olası rahatsızlanma durumunu önceden farketmek için sürekli gelip geçerken gülümseyerek “İyi misiniz?” diye soruyorlardı. Güle oynaya bağışta bulunduk.

Hiç unutmuyorum, kimsesiz  bir genç için orada 0 RH pozitif trombosit bekleyen bir adam vardı. Kimse bulunamadığı için, hemşire ve ambulans sürücüsü trombosit bağışında bulundu. O anki hislerimi tarif edemem. Adamın gözlerindeki çarezlik, o kadar büyüktü ki. (Trombosit konusunu ayrıca yazacağım.)

Dün FriendFeed’e 0 RH pozitif trombosit arandığı duyurusu düştü. Kan grubu uyan eşim ve kayınpederim ile Çapa’ya doğru yola çıktık. Damarları uymadığı için babam ve eşim trombosit veremediler. Gitmişken ben de uzun zamandır ihmal ettiğim kan bağışını gerçekleştirmiş oldum.

İğne, doktor görünce önden sıraya geçen bir mizacım var :) Kan görünce de rahatsız olmuyorum aksine hoşuma gidiyor işlemler yapılırken izlemek. Dedim ya bir de bu işten aldığım büyük bir manevi haz var. Ayrıca 0 RH negatif gibi nadir bulunan bir kan grubuna sahibim. Şakayla karışık, “Bankaya yatırım yapıyorum :)” diye söylüyorum her seferinde.

Dışarıda kan bekleyen kişiler vardı yine. Üstelik ülkemizde oldukça çok bulunan 0 RH pozitif grubu. Yoldan 10 adam çevirseniz, 7si 0 RH pozitif çıkacak. Yok yok yine yok. Saatlerce oradaki insanlar bekliyorlar.

3 kişi, 3 ünite kan bekliyorlardı kapıda. Eşim “Hazır beklerken, kan bağışında bulunsaydınız siz de” diye teklifte bulundu. Adam, “yok yapamam ben, korkuyorum” dedi. Sağlığının el vermemesini anlarım ama bunu anlayamam. Kimse kusura bakmasın. Kardeşim sen vermezsen, ben vermezsem ne olacak? Ağaçta yetişmiyor ya bu?

Dilerim olumsuz bir durum yaşamazsınız. Hiç kan/trombosit aramak zorunda kalmazsınız. Bağışta bulunmasanız bile Kızılay merkezlerine bir uğrayıp, oradaki insanların gözlerine bir bakın…

Kan bağışı konusunda merak ettiğiniz soruların cevaplarını Kızılay’ın KanVer sitesinde bulabilirsiniz. Tecrübeli bir bağışçı olan ben de, yorumlarınıza ve sorularınıza seve seve cevap veririm :) Haydi, gönüllü kan bağışçısı olmaya!

Kategori: Serüvenler  Etiketler: , ,  Yorum yap

Bu blog BloggerPrivate.com üyesidir.